4 Ocak 2013

Bahçenin Sonundaki Solmuş Gül

    Bahçenin Sonundaki Solmuş Gül

Bir zamanlar bir şehirde güzeller güzeli bir kız oturuyormuş. Bu kız öyle güzelmiş ki bir gören bir daha görmeye gelirmiş... Şehirde bu kızı gören gençler aşık oluyorlar ve onu istemeye gidiyorlarmış. Ancak kız hiç kimseleri beğenmiyormuş gelenler ne kadar zengin ne kadar yakışıklı olurlarsa olsunlar kız hepsine bir kulp bulup beğenmiyormuş. Şehrin tüm ileri gelenleri, soyluları dahi bu kızın kalbini kazanamamışlar kız bunlarada olumsuz yanıt vermiş.

Günlerden bir gün şehire bi delikanlı gelir, bu delikanlıda çok yakışıklı ve çok dürüst biri olarak bilinmekteymiş. Birçok kız bu kadar yakışıklı ve soylu bir gençle evlenmenin hayalini kurmaktaymış. Bu delikanlı bu şehirdeki o kızı görür ve o da bu kıza aşık olur ve onu sevdiğini söyler. Ancak kız bu gence de bir kusur bulur ve teklifini kabul etmez. 

Aradan yıllar geçer... ve bir gün bu genç birzamanlar aşık olduğu ve karşılık bulamadığı bu kızla tekrar karşılaşır. Ancak bu sefer yanında kocasını ve çocuğunu da görür ve çok büyük bi şaşkınlığa uğrar. Çünkü bir zamanlar bir birinden yakışıklı erkekleri beğenmeyen hepsine bi kusur bulan kız öyle biriyle evlenmiş ki... 

Yüzüne bakılmayacak cinsten biriymiş. Bu duruma çok şaşıran genç kadının yanına gitmiş ve. "Beni tanıdın mı diyecek olmuş ama şaşkınlığından pek de birşey söyleyememiş. Kadın onu tanımış. Adam merakını gizleyemeyerek sen bir zamanlar kimseleri beğenmezken nasılda böyle hem bu kadar çirkin hemde fiziksel bozukluğu olan sana denk olmayan bu adamla evlendin diye sormuş.

Kadın bunun cevabını öğrenmek istiyorsan bana şu karşıdaki gül bahçesine girip bana ordaki EN GÜZEL GÜLÜ getir demiş. Adam bunu kabul etmiş. Ancak kadın adama gül bahçesinde birkez geçtiği yerden bir daha geçmemesi gerektiğini söylemiş. Adam gül bahçesine gitmiş, güllere bakmış bu güzel bunu koparıyım derken daha güzelini görmüş ilerlemiş onu koparırken ondan daha güzelini görmüş onu koparmak için ilerlemiş. Bu daha güzel yok bu daha güzel diye diye gül bahçesinin sonuna kadar gül koparamadan gelmiş. Tam geri dönücek olurken kadının birkez geçtiğin yerden bi daha geri dönmeyeceksin sözü aklına gelmiş. Bunun üzerine bahçenin sonunda kalan solmuş yaprakları dökülmüş cansız gülü koparıp gelmek zorunda kalmış.

Gülü kadına getirdiğin de kadın şimdi beni anladın değil mi? Ben de senin gibi hep daha iyisini hep daha güzelini aradım ama sonunda BAHÇENİN SONUNDAKİ SOLMUŞ GÜL gibi bu adamla evlendim.

Su ile Gülün Hikayesi

   Su ile Gülün Hikayesi

Günün birinde bir gülle su karşılaşır ve arkadaş olurlar. İlk önceleri arkadaşlık olarak devam eder bu durum. Tabiiki zaman lazımdır birbirini tanımak için. Gel zaman git zaman gül o kadar mutlu olur ki bu arkadaşlıktan ve birliktelikten, mutluluktan içi içine sığmaz artık ve anlar ki suya aşık olmuştur. Hayatında ilk kez aşık olan gül, burcu burcu açar ve etrafa kokular saçar. Suya dönüp der ki birgün:
“Sevgili su, seni sevdiğim için böylesine değiştim, açtım ve etrafa kokular saçtım, yalnızca seni sevdim diye.”
Öyle zaman gelir ki artık su da içinde güle karşı birşeyler hissetmeye başlar. Zanneder ki güle aşık oldum. Günler ve aylar birbirini kovalar ve gülü sevdiğini zanneden su, artık eskisi kadar ilgilenmez gül ile. Gül ise;
“Acaba su beni artık sevmiyor mu” diye düşünmeye başlar.
Çünkü suyun kendisine olan bu ilgisizliği onu üzmeye başlamıştır. İçin için bu soruyu sorar kendine. Birgün gül suya der ki:
“Biliyor musun ben seni cok seviyorum.” Su:
“Ben de seni seviyorum” der.
Aradan zaman geçer ve gül yine suya: “Seni seviyorum” der.
Su sıradan bir ifadeyle “Ben de” der. Ama gül bu sözde sevgiyi hissedemez. Bu sıradanlaşma gittikçe sürer ama gül sabırla hep “Seni çok seviyorum ” der suya. Ama artık öyle bir duruma gelir ki gül, etrafa o güzel kokuyu saçamaz ve burcu burcu açan dalları solmaya yüz tutar. Kendini toparlayarak ve son kez suya:
“Biliyor musun seni hala çok seviyorum” der göz yaşları içerisinde. Su da ona döner ve yine o bildik ironik ve umursamaz edası ile:
“Üfff söyledim ya ben de seni seviyorum diye” der. Gün gelir gül yataklara düşer. Çok hastalanmıştır gül, rengi solmuş çehresi sararmıştır. Yataklardadır artık. Su ise başında bekler gülün, yardımcı olabilmek için onu çok seven ve sevdiğini her fırsatta söyleyen sevgili dostuna. Ama bellidir ki artık gül ölecektir. Ve son kez zorlukla başını döndürerek suya der ki:
“Biliyor musun seni ben gerçekten seviyorum ve senin bilemediğin kadar sevdim üstelik”
Çok hüzünlenir su bu durum karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır. Nedir sorun diye doktora sorar. Doktor muayene eder gülü. Muayeneden sonra şöyle der:
“Hastanın durumu ümitsiz, artık elimizden birşey gelmez.” Su merak eder kendisini bu kadar çok seven gülün ölümüne sebep olan hastalık nedir diye, ve sorar doktora “Hastalığı nedir ki sevgili dostumun” diye. Doktor şöyle bir bakar suya ve der ki:
“Gülün bir hastalığı yok dostum, hiç dikkat etmemişsin galiba sevgili dostuna, bu gül sadece susuz kalmış, ölümü onun için” der. Ve anlar ki su artik, sevgiliye sadece seni seviyorum demek yetmemektedir. Ama artık çok geçtir.
Sevdiklerinize, geç olmadan onları sevdiğinizi söylemekle kalmayın gösterin.

Gül Hikayesi

   Gül Hikayesi

Çok şirin ve güzel bir köy varmış, bu köyde yaşayan bir çok insan, genç yakışıklı delikanlılar ve güzel kızlar varmış . Ama bir tanesi varmış ki ; köyün en güzel kızı . Bütün köyün gençleri o kıza hayran ve aşıkmış ,kız bahçede , veya çeşme başında herkes
- Bak , bak gördün mü ? diye birbirlerine gösterirlermiş. Gün gelsin de kızın evlilik zamanı için bütün gençler gün sayıyorlarmış.
Gün gelip çatmış köyün en güzel kızının evlilik yaşı gelmiş ve bir, bir kızın kapısını aşındırmaya başlamış, köyün delikanlıları. Tüm delikanlılar bir, bir kızın karşına çıkıp
- şeyyyy ben ve siz Allahın emri ile ne dersiniz
kız güzelliğinin farkında marur ve kibirli delikanlıyı şöyle yukardan aşağı süzüp
- hhhııııhhh hayırrrrr’ dermiş . Tabi genç delikanlı buna üzülürken bir sonraki çok sevinirmiş. Yeni bir delikanlı
- şeyyy ben ve siz Allahın emri ne dersiniz?
Kız yine aynı eda ve tavırla genç’e bakıp saçlarını geriye atarak ‘Hayırrrr’ dermiş. Gençler boynu bükük geri dönerken . Köy kahvesinde bir delikanlı var , o da köyün en yakışıklısı . şöyle derin bir kahkahayla
- hhaaahhhhaaaa tabi size hayır diyecek , o köyün en güzel kızı ,ben de en yakışıklısı o beni bekliyor bana evet diyecek;
Derken hazırlanıp o da en az kız kadar marur ve kibirli ve bir o kadar da kendin emin kızın kapısını çalar . Tak, tak kız kapıyı açar delikanlıyı karşısın da görünce sorar
- Ne var ne istiyorsun; delikanlı kendin emin gülerek
- eeee ben ve siz Allahın emri ne dersiniz demiş kasıntılı ve emin bir şekil de . Kız onu da şöyle bir süzüp
- sana da hayırrr tamam mı diye yakışıklı delikanlının yüzüne kapıyı kapatmış . aman allah ım köyün en yakışıklı delikanlısı köyün en güzel kızı hayır dedi başından aşağı kaynar sular dökülmüş dünya sı yıkılmış utancında köy kahvesine bile uğramadan köyü terk etmiş
Aradan yılar geçmiş yakışıklı delikanlı şehir de biriyle evlenmiş boy, boy çocukları olmuş , derken bir gün yolu eski köyüne düşmüş . köy kahvesinde arkadaşları oturuyorlar yakışıklıyı görünce hepsi sevinmiş, hoş sohbet filan derken delikanlının aklına o köyün en güzel kızı gelmiş ve..
- Hani o kız vardı köyün en güzel kızı ne oldu diye sormuş. Arkadaşları hep bir ağızdan
- ooo eski camlar bardak oldu o kız evlendi ,evlendi demişler delikanlı
- Ne evlendi mi nasıl kiminle diye şaşkınlığını gizleyememiş. Ve hemen oradan koşarak ayrılıp kızın evinin önünde pusuya yatmış. Sabah olup güneş doğarken kızın evinin kapısı açılmış köyün en güzel kızının evlendiği yakışıklı damadı görmek için duvarın arkasına saklanıp onları izlerken
- Aman Allahım olamaz bu, bu benden yakışıklı değil hem de yakışıklılıkla uzaktan yakından alakası yokdiye şaşırmış . Derken kız damadı kapı öpüp uğurlamış . damat gider gitmez delikanlı bahçe duvarından atlayıp , kızın kapısını çalmış ;tak tak kız kapıyı açıp karşısında o köyün en yakışıklısını görünce şaşırmış ve kız daha ağzını açmadan delikanlı
- Söyle bana onunla parası için evlendin değil mi demiş kız şaşkınlıkla
- Hayır, hayır ben onunla parsı için evlenmedim delikanlı bu cevap karşısın da
- Bana yalan söyleme ,ben onu gördüm, ben den yakışıklı değil. Birde bana ben onunla parsı için evlenmedim diyorsun .. peki ne için evlendin; kız şöyle bir bakmış ve delikanlıya
- Ahhh ahhh bunu sana nasıl anlatsam, anlatırım ama bir şartım var demiş delikanlı
- Söyle bakalım şartın ne kız bunun üzerine
- Bahçeye gir ve bana oradan en güzel gülü kopar ve getir demiş delikanlı
- Heh bundan kolay ne var hemen getiririm’ deyip bahçeye inmiş . kız arkasında seslenmiş
- Şartım şu.. En güzel gülü bulana kadar hep ileri, ileri asla geri dönmeyeceksin demiş. Delikanlı tamam deyip bahçeye inmiş . Ve aman allah ım kırmızı bir gül evet kızın söylediği, bu gül olsa gerek derken az ilerde beyaz gül’ü görmüş beyaz gül kırmızı gülden daha güzel derken tam onu koparmak üzere elini uzatınca az ilerde sarı gülü görmüş . Beyaz gül , kırmızı gül, sarı gül derken en sonun da bahçe duvarının dibinde güneş görmemiş kurumuş, sararmış , solmuş bir gül kalmış
Tam geri dönecekken kıza verdiği söz aklına gelmiş, geri dönemeyeceği için o kurumuş ve yaprakları dökülmüş gülü alıp kıza götürür
- Al işte istediğini getirdim der kız hüzünle delikanlıya bakarakşimdi anladın mı onunla ne için evlendim delikanlı şaşkın kıza sorar
- Hayır anlamadım nasıl ama kız nemli gözlerle delikanlıya yaklaşıp gözlerine bakarak hep en iyisi en güzeli en yakışıklısı en zengini olsun diye bütün kısmetlerimi geri çevirdim , ama istediğim olmadı zamanı geri çevirip eski kısmetler dönme şanı olmadığı için sonun da kala kala ona kaldım şimdi anladın mı ? der..

Gül Bahçesi

    Gül Bahçesi

Delikanli yillar sonra dogdugu kasabaya döner.Sabah uyandiginda aklina yillar önce evlenmek istedigi,kasabanin güzel kizi gelir.Kizin güzelligi cevre kasaba ve sehirlerde bile dillerdedir ve kimler istediyse kiz bir türlü olumlu yanit vermemistir.Otelden cikar ve gördügü yasli adama kizi sorar.Yasli adam az ilerde güzel bahce icinde bir ev gösterir, kizin orada oturdugunu söyler.Delikanli merak eder,kizin nasil biriyle evlendigini.Bir kösede beklemeye baslar,bir müddet sonra yaslica kel pek te hos görünmeyen bir adami yolcu eder kiz kapidan...Üstelik zengin bir adam da degildir....
Adam gittikten sonra delikanli calar kapiyi,kendini tanitir.Sorar niye bu adamla evlendigini kiza...
Kiz söylerim der ama bir kosulla....
Evin arkasinda büyük bir gül bahcesine götürür delikanliyi ve der ki:
Bu bahcenin en güzel gülünü bana getirirsen söyleyecegim sana niye bu adamla evlendigimi...Ama asla geri yürümek yok bahcede,arkana bakmak yok en güzel gülü istiyorum sadece...
Memnuniyetle der delikanli ve girer bahceye....
Cok güzel sari bir gül durmaktadir karsisinda tam elini güle uzatmisken pembe bir gonca görür az ötede,ilerler...
Ona uzanirken kadife kirmizi bir gül ilisir gözüne ilerde...
Derken.....Birde bakar bahcenin sonuna gelmis...
Kiza verdigi söz gelir aklina..Geri dönmek yok...
Ne yapsin..Mecburen buldugu alelade,hatta solmaya yüz tutmus bir gülü mahcup bir sekilde götürür kiza....
Kiz gülümser gülü görünce..
''Bilmem aldin mi cevabini''der delikanliya.....
Hayat bu bahcede yürümeye benzer.... 

21 Ekim 2009

VE MONA ROSA



Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara

Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi
Sırrımı söylüyorum vefakar balıklara
Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi
Koyverip telli pullu saçlarını rüzgara
Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi
Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara
Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü
Ve boğazımı sıktı parmaklar ince uzun
Günahkar toprağımın saçından bir tel düştü
Sana ne olmuş Roza, bir derde tutulmuşsun
Bir ekmek kadar aziz fikirler böyle pişti
Noel ağaçları ve manolyalar kahrolsun
Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü
Şu şapkayı çıkarıp atıyorum ırmağa
Her şeyim sizin olsun,hep sizin, kesik başlar
Rüyasında örümcek başlarsa ağlamaya
İçine gül koyduğum tüfek ölmeye başlar
Günahını sırtına yüklenen kaplumbağa
Gibi ölüm önünde özbenliğim yavaşlar
Öyleyse bu şapkayı atıyorum ırmağa
Bu erkekler kokuyu kediler gibi alır
Ve kediler de her gece sürünür yastıklara
Denizleri bahtiyar eden günler kısalır
Satılmayan çiçekler zehirli ve kapkara
Unutulmuş erkekler ve kadınlara kalır
Bir geyiğin eriyen gözleri düşer kara
Ve erkekler kokuyu kediler gibi alır
Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık
Ve toprağın rüyaya yılan gibi girişi
Sana da Mona Roza, taşbebeği bıraktık
Ellerinde kılıçlı balıkların bir dişi
Senin hatıran kadar büyük, yeni, karanlık
Senin hatıran kadar Allah ve şeytan işi
Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık
Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim
Ta boğazıma kadar çıkan deli yağmura
Tüyüme horozdan çok itimat edeceğim
İtimat edeceğim şu belalı yağmura
Ruhumu bayrak yapıp ben teslim edeceğim
Asılmış bir adamın iki eli yağmura
Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim
Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni
Ve bir şehir yaratmak ruhundan Geyve diye
Parçalanan gemiyi ve yırtılan yelkeni
Katıvermek sessizce söylenen bir türküye
Ve sonra bir köşede öldürmek ölmeyeni
Ve son vermek bu bitmeyen şarkıya
Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni
Sana tavus kuşunun içine girdiğini
En son söz olarak söylemek istiyorum
İçimde tavusların kaybolduğunu
Bana da bir çift ak kanat kaldığını
Son, en son söz olarak söylemek istiyorum
İçime girdiğini, tüyünü yolduğumu
Son, en son söz olarak söylemek istiyorum
Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara
Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi
Sırrımı söylüyorum vefakar balıklara
Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi
Koyverip telli pullu saçlarını rüzgara
Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi
Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara…

Sezai Karakoç

Gül (Yine hüzün)


Bitir bu işkenceyi , sende artık bana gül

dokundurma elini pıhtılaşan kana gül
bahçe boş ;çeşme kuru ; nerde bostancıbaşı
gelde feryâd ü figân etme bu hüsrâna gül
yıllarca yatağında uyudum semenderin
çakallar yuvalandı bizim olan hana gül
unuttum gökkuşağı altındaki resmini
nice bühtan ettiler eski bir sultana gül
kâinat oluk oluk boşalırken içimden
yağmur damlası bile olamadım sana gül
uzandığım her hayal tutuşturdu ömrümü
her yangınla yeni bir yangın düştü cana gül
ya öldür , yarasalar okşasın cesedimi
ya da terkedip gitme beni bu isyâna gül
dinle ki , en ölümcül şarkımı söylüyorum
darağacı kurdular döndüğüm her yana gül
nasıl sevişiyorsun kırkayakla , çıyanla
hani boyun bükmüştün ebedî fermana gül
meğer bir yanılgının zinciriymiş umudum
güvenimi yitirdim şimdi her dermana gül.
Nurullah Genç

Gel Ey Gül-i Rana


Gel Ey Gül-İ Rana …Kerem kıl,tesellim ol,düş içime cemreler gibi…Bir gelişle gel,bir gülüşle gel,güle düş de gel,hayalde gel,düşte gel…

Ayı ikiye bölen kutlu ellerinle gel,şirki kara yere karan tatlı dillerinle gel,saadet muştusunda bahtlı kullarınla gel…Ve ıtır,ıtır tomur tomur güllerinle gel… Gel Efendim,Gül Kokuşlum…Yetiştir suyu çorağa,tutuştur gülü yaprağa…Gül dikilsin yeniden toprağa…
Senin bir damla kokuna,bütün aşklarımı fedaya hazırım…!
Ve bir kırıntısına nazarının,bütün yüreğimi kanatmaya…
Bir gülü koklamak gibi seni anmak… Gel Ey…! Avucumda hep dikenler…Kanıyor…Kanıyor..
İskender Pala

Gülü tarife ne hacet ne çiçektir biliriz



Hilkatin Fâtiha'sı, nübüvvetin hâtimesi, ins ü cinnin peygamberine selamdan sonra,





Varlık güzeline Gül diyeceğiz biz, Gül çağında ıtırlarını duymak için...




Beşeriyet bütün zaman ve mekan boyunca Gül'ü bilememenin ve Gül'ü sevememenin ıstırabıyla kıvrandı ve büyük hakikat şu ki başını nereye vursa o Gül'den başka Gül bulamayacak, Gül'ü örnek almadıkça ete kemiğe bürünmüş feryadından kurtulamayacaktır.




Eller nakış nakış, desen desen Gül'ü dokur çünki, kağıtlar renk renk, deste deste Gül'ü okur. Gül'ün ıtırlarında bülbüller yaşar aşk ile, ve aşk ile renginin şulesinden pervaneler düşer. Kimin eline değerse Gül, elleri Gül kokar onun. "Burada beni ancak Allah buyruğuna bağlı Peygamber affı kurtarır / Ben de onun öç ve adalet eline uzatıyorum işte sağ elimi" der Sezai Karakoç'un ağzından Ka'b b. Züheyr, ve o günden sonra bürdesini giyer Gül'ün. Çelikten büklümler erir Gül'ün yapraklarında.







"Eğer Gül'ün vasıflarının şerhini devamlı, durmadan söylesem, yüzlerce kıyamet geçer de o yine bitmez." der Mevlana. Lisan ve kalem Gül'ü hakkıyla anlatamaz, bunu herkes bilir. Bilir de Asr-ı Saadet'ten bu yana sayısız kalemler Gül'ü yazar ciltler ve kütüphaneler dolusu; hesaba gelmez lisanlar Gül'ü söyler manzumeler ve şiirler boyu.




Şimdiye kadar neler söylenmedi Gül hakkında, neler yazılmadı. Yazmakla bitirilemedi ve bitirilemeyecek. Adına na't dediler Gül'ü anlattılar; tazarru dediler, Gül'e iltica ettiler. Siyer dediler hayatını söylediler, şemail dediler vasıflarını sayıp döktüler. Hilye yazdılar yakınlıklarını ifade için, mi'raciye dizdiler şanını tebcil için. Besteler yaptılar Gül terennümünde, İlahiler söylediler Gül deminde. Na'tî diye mahlas kullandılar, divanlar doldurdular; adını anarak başladılar mesnevilere bir bakışına mazhar olmak için. Aherli kağıtlara döküldü bin bir harf düz ve eğik, Gül'ü yazmak için yarıştı gubari ile şikeste ta'lik. Hamdullah'tan Hâmid'e harf başına şükür diye yazdı divitler; Levnî'den Osman'a tel tel renk verdi çivitler. Ne yana baksa Gül'den bir iz görür gözler, ne yöne dönse Gül'ü özler, geceler ve gündüzler. Eşya ve varlık Gül için vardır ve Gül, eşya ve varlık olur serâpâ. Bir milyon adı varsa aşkın, bir eksiğiyle hep Gül'den alır ilhamını. Kağıt, kalem ve kitap... Söz, kelam ve hitap... Her suret ve her şekilde Gül'e mahkum. Nitekim kimiler Gül dediler, ömür boyu Güldüler; kimiler Gül dediler, Gül uğruna öldüler.




Gül'ü anlatmayan dil ne söyler ki efsaneden başka!.. Gül harflerinden Gül söylemeyen kelimeler gerçeği olmayan isimlerden öte nedir ki?!.. Gül kokusu taşıyan bilgi canda ışık; Gül destesi götürmeyen kervan bedene kuru yüktür.




Gül hakkında en müstesna sözleri Divan şiiri söylemiştir. Türk şairlere özgü bir tür olan Hilye'lerden siyer kitaplarına; mevlidlerden mi'raciyelere; divanlar ile her türlü mesnevilerin başında Tevhid ve münacaatlardan sonra yer alan na'tlardan düzyazı eserlerdeki hamdele ve salvele bölümlerine varasıya kadar hep "önce Gül" der kalemler. Divan edebiyatının Gül hakkında söyleyecek sözüne hadd ü pâyân mı bulunur? O şairler ki kitapları yahut sözlerinin, en başında O'nun adını anmakla korunabileceğine inanmışlardır. Bir divan şairinin, kendini şair saydırmak, yahut şairliğinin kanıtı olan divanını tertib etmek için yazması gereken şiirlerden biri de Gül hakkında inşad edeceği kasidesidir.




*




Hz. Peygamber'den bahseden manzumeler belli bir konu sınırlaması içinde düşünülemezler. Risalet, hicret, mucizeler, din yolunda çektiği sıkıntılar, ümmetine va'd ettiği şefaat, özel bir kıssasının anlatımı vs. hep divan şairinin konuları arasındadır. Ancak daha da önemlisi na'tlardır ki divan şairine, Gül'e karşı beslediği duygularını dile getirme fırsatı verir. Beşeriyetin en hayırlısına, varlığın en şereflisine karşı gösterilen bu sevgi ve saygı, şairin dilini ve yolunu aydınlatır hiç farkına varmadan, kelimelerini birdenbire güzelleştiriverir. Bütün divan şiiri ürünleri içinde dilin en güzel ve sanatlı kullanıldığı manzumeler, yalnızca ve yalnızca na'tlardır. Bunun sebebi, şairin içinden geldiği şekilde anlattığı Gül aşkıdır, Gül'e bende olmanın samimiyetinden kaynaklanan sanattır. Allah'a yakınlık bakımından hiç kimse nasıl Efendiler Efendisi'ne ulaşamazsa, şair de peygamberine ulaşma yolunda kimse kendisine ulaşamasın ister. O'nun erdiği makama nasıl kimse erememişse, O'na yol alırken de kimse şaire yetişemesin ister. Bu şiirlerden pek çoğunun özel gün ve gecelerde okunmak üzere bestelenmesi, onların halk tabakaları arasında da Peygamber sevgisini çoğaltıcı eserler olarak yaygınlaşmasını sağlar çünki.




Evrenin en güzel Gül'üne yazılan müstakil eserler içinde en yaygın okunanı hiç şüphesiz Süleyman Çelebi'nin "Vesîletü'n-Necât (Kurtuluş vesilesi)" adıyla bilinen Mevlid'idir. Bunu Hakanî Mehmed Bey'in Hilye'si (Hz. Peygamber'in suret ve siret güzelliklerinin anlatıldığı eser), sonra da Nâyî Osman Dede'nin Mi'râciye'si izler. Bu üç eser de zamanla musıkî formunda okunmuş ve çağlar boyu geniş halk kitleleri tarafından sevilerek Türk kültürünü yönlendirmiştir. Na'tlar içinde Nazîm'in küçük bir divan oluşturacak kadar çok sayıdaki maznumeleri ile Fuzulî'nin Su Kasidesi, Nabî'nin coşku dolu dizeleri, Şeyh Galib'in müseddes tarzında yazdığı muhteşem eseri, Nef'î'nin "sözüm" redifli kasidesi ilk akla gelebilecek olanlardır. Çok sayıda na't yazdıkları için Na'tî mahlasıyla bilinen Na'tî Mehmed, Na'tî Ahmed ve Na'tî Mustafa efendiler de Gül'e olan aşkı doruğa ulaştıran, fanilerin söyleyebileceği en müstesna sözleri söyleyen şairlerdir. Bu arada değişik şairlerin na'tlarının derlenmesiyle oluşturulmuş Nu'ût-ı Nebeviye mecmualarını da hatırlamak gerekir.




Na'tların gazel tarzında yazılanları da vardır elbet. Bunlar genellikle vezin yönlendirmesiyle şekil bulan ve 4 mefâîlün kalıbıyla yazılıp "...yâ Rasûlallah" redifiyle sona eren gazellerdir. Bu tür na'tlar içinde Zekâî Mustafa Dede'nin,




Garîk-i bahr-i isyânem şefâat yâ Rasûlallah




Esîr-i nefs-i nâdânem şefâat yâ Rasûlallah




beytiyle başlayan kısa na'ti gibi manzumeler XVII. yüzyıldan itibaren sıkça görülür. Leyla Hanım'ın,




Alîl-i derd-i isyâne devâsın yâ Rasûlallah




Bize sûy-ı cinâne reh-nümâsın yâ Rasûlallah




dizeleriyle başlayan na'ti, Şeyhülislam Arif Hikmet Bey'in,




Ser-i kûyunda kemter hâk-i râhım yâ Rasûlallah




Nesîb-i âsitânındır penâhım yâ Rasûlallah




ve Musahip Mustafa Paşa'nın,




Hevâ-yı nefse cânım mübtelâdır yâ Rasûlallah




İşim hep çcümleten cürm ü hatâdır yâ Rasûlallah




matlalı gazelleri bu tür na'tların en ünlüleridir. Gazel tarzında olup hakkında menkıbevî rivayetler de bulunan bir şiir de Nabî'nin na'tıdır. Onun hac seyahatinde Medîne'ye varmak üzereyken söylediğine inanılan ve şehre girdiği esnada Mescid-i Nebevî müezzinlerinin hep bir ağızdan kerameten okudukları menkıbevî üslupla anlatılan şiir şu beyitle başlar:




Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâdır bu




Nazargâh-ı İlahî'dir makâm-ı Mustafâdır bu



*



Bütün bunların dışında, Gül'den bir vesile ile bahsedecek olan şair için ilk başvurulacak kaynaklar, mucizelerdir. Efendiler Efendisi'ni hastalıkların devası, cennet yolunun klavuzu, Allah'ın Habîbi olarak gören şair, O'ndaki beşeriyet kadar nebeviyeti de söz konusu etmekten hoşlanır; yüceliğini dile getirmek için sık sık mucizelerden bahseder. Fenâyî'yi dinleyelim mesela:




Et kıyâs parmaklarından mu'cizâtın gayrı bes




Çeşme akdı her birinden eyleyip şakku'l-kamer




Demek ister ki: "Sen O yüce peygamberin mucizelerindeki ihtişama bak ki, yalnızca parmakları bile her birinden çeşmeler akıttı, ve şehadet parmağıyla ayı ikiye böldü." Hudeybiye'de Ashâb'ın çok susadığı bir anda Efendiler Efendisi son tastaki suya bir elini sokup diğer elinin beş parmağından beş çeşme gibi su akıtmış ve ashab hem abdest alıp hem kana kana içmişlerdir. Keza Mekke müşrikleri kendisinden mucize istedikleri vakit şehadet parmağıyla işaret edip ayı ikiye yarmıştı, hani İslam tarihleri ve siyerlerin şakku'l-kamer diye zikrettikleri mucize. Şair Gül'ün yalnızca parmaklarından sadır olan mucizelerinin bu derece büyük olduğunu, diğerlerine sıra gelirse anlatmaya kelimelerin yetmeyeceğini ancak bu kadar güzel anlatabilir değil mi?!...




Divan şairi Gül'den bahsedeceği zaman O'nu eşref-i mahlûkât, cihan bağının nadide çiçeği, varlığın evveli ve âhiri, şefaatin kaynağı, mahşer gününün efendisi, ahsen-i takvîm, güzel ahlakın tamamlayıcısı gibi sayısız vasıfları bir anda sıralayıverir. Bütün amaç Gül'den şefaat istemektir ya hani, bunun için sık sık O'ndan bahseden âyetlere ve kudsî hadislere müracaat eder. Bu durumda ayetler genellikle şiirdeki vezin zaruretini de beraberinde getirir ve tamamı yerine bazı ibareler şeklinde zikredilir. "Ahsen-i takvîm, kaabe kavseyn ve ev ednâ, leamrük, lî-maallah, Kâf u Nûn, Tâhâ ve Yasîn, mâ zâğa'l-basar, Sidre ve müntehâ, rahmeten li'l-âlemîn, tarfetü'l-ayn" gibi ibareler bunlardandır. Şu beyit Nesîmî'ye aittir:




Vasfını "Ve'n-Necmi" "Ve'ş-şemsi" "Tebârek" söyledi




Şânına "Tâhâ" vü "Yâsîn" geldi Hak'tan beyyinât




Hz. peygamber'den bahseden hadisler de zaman zaman divan şairlerinin konuları arasına girer. Bunlardan en ünlü olanı "levlâke levlâk" sırrını taşıyan hadis-i kudsîdir. Bunu "ene efsah" ve "medinetü'l-ilm" gibi ibarelerin geçtiği hadisler takip eder. Beyti Şeyhülislam Yahya'ya söyletelim:




Sana mahsûs lutfudur Hakk'ın




Tâc-ı "Levlâk" u taht-ı "Ev ednâ"




Gül'ün şanı söz konusu olunca tasavvufî divan şairlerinin en ziyade andıkları kelime "muhabbet"tir. O ünlü beyitte olduğu gibi:




Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl




Muhammed'siz muhabbetten ne hâsıl




Ebced geleneği bile Gül hakkında abidevî bir beytin doğmasına kapı aralamıştır:




Aman lafzı senin ism-i şerîfinle müsâvîdir




Anınçün âşıkın zikri "amân"dır yâ Rusûlallah




"Amân" ile "Muhammed" isminin ebced karşılığı 92 eder. Buradan âşıkın "amân!" diye her haykırışında aslında Hz. Peygamber'i anmak istediğinin söylenmesi ne kadar da şairane bir buluştur. Hezâr gıbta!..




*




Burada divan şairinin iman cephesinden İslam'ın varlık sebebi olan Gül'e bakışındaki genel kabulleri vermeye çalıştık. Şimdi en başa dönelim ve bir Gül olarak, Gülde bir remz olarak, teri Gül kokan, yüzünde Gül, ağzında gonca görülen Efendiler Efendisi'nden Güle yansıyan ilham dolu birkaç beyit ile sözü tamamlayalım. Böylece bütün Türk coğrafyasını doldurarak bir aşka dönüşen Gül medeniyetinin aslında bir iman ve aşk medeniyeti olduğunu anlayalım.




Dicle'nin serin yamaçlarında gözyaşlarını ikindi sularına karıştırarak Kıble'ye yönlendiren bağrı yanık şair hasretini anlatıyordu ve o Fuzulî idi:




Suya versin bâğbân Gülzârı zahmet çekmesin




Bir Gül açılmaz yüzün teg verse bin Gülzâre su




Sultan, rüyalarının sevgilisine Gül rölyefleriyle başı üzre yer vermek için sorgucunu O'nun ayak izinden yaptırıyor ve üzerine şu dizeleri nakşettiriyordu; o dahi Sultan Ahmed idi:




Nola tacım gibi başımda götürsem dâim




Kademi nakşını ol hazret-i şâh-ı rüsülün




Gül-i Gülzâr-ı nübüvvet o kadem sahibidir




Ahmedâ durma yüzün sür kademine o Gülün




Ve sultanın mürşidi -ki adına Hüdâyî denir- her yüzde Gül'ün aşkını okumaktaydı:




Gül ağlama Gül bize




Ele diken Gül bize




Gül olanın yüzünde




Gül açılır Gül bize




Ve bugün biz, bir çağa geldik, Gül için feryâdlar çağına:




Güle gûş ettiremez boş yere bülbül inler




Varak-ı mihr ü vefâyı kim okur kim dinler




Şikayet değildir kasdımız Gül'e, cür'etimiz içimizin yanışından. Gülistanlarda savaşlar var bugün Gül'üm ve bülbüllerin kurşuna dizilip kefensiz gömülüyor artık. Hiç bugünkü kadar yakışmadı Kâbe'ne siyahlar ve biz seni hiç bugünkü kadar özlemedik. Varlığa bir Gül ise sebep, kokusundan ya renginden nasıl duralım ayrı.




Ebedî Gülşeninde tek ayak üzre duracak bir yer de vermez misin bize Gül'üm?!..




İskender Pala



16 Ekim 2009

GüL Sevgimiz


İbret nazarıyla bakan, basîret sahibi gözler için mahlukatta, Hâlık’a götüren, Rabbinin kudret ve azametine işaret eden nice ayetler vardır. Tasavvuf çevrelerinde kırlara çıkmak, tabiata ibret nazarıyla bakmak için dolaşmak vardır. Nebâtâttan, husûsiyle çiçeklerden mânâlar, temsiller çıkarılır, sembollerle anlatılır. Belli bir makâma gelenler onların tesbihlerini, zikirlerini duyarlar.
Şemseddin Sivasî şöyle der:




Her baharda açılır, tesbih okur çiçekler



 Birbirinden seçilir, tesbih okur çiçekler.



Tasavvufta gül, ilâhi güzelliği ifade ettiği gibi, ’ın Habîbi, Peygamberimiz Hazret-i Muhammed sallallâhü aleyhi vesellem'i de temsil eder.
Yunus Emre, Sarı Çiçek İlâhî’sinde:



“Yine sordum çiçeğe, gül sizin nenüz olur?



Çiçek eydür ey derviş, gül Muhammed teridir.” der.



Mevlid sâhibi Süleyman Çelebi de bir temsîli şöyle dile getirir:



Terlese, güller olurdu her teri,



Hoş dererlerdi, terinden gülleri.



Bundan dolayıdır ki Rasülullah Efendimiz sallallâhü aleyhi vesellem'in vasıflarının anlatıldığı Hilye-i Şerîfelerinin bazıları Gül-i Muhammedî ismiyle gül şeklinde tanzim edilmiştir. Gülün bu mânâsı dolayısı ile, İslâm sanatlarının her birinde (çini, tezhip, minyatür, kumaş boyama, kitap tezyini, taş oymacılığı ve ağaç işlemelerinde) gül nakşedilmiştir.






Mevlid-i Şerîf okunurken gülsuyu ikrâm edilir. Gülsuyu konulması için husûsi olarak, ağzı dar, gövdesi geniş, kıymetli madenlerden gülâbdânlar yapılmıştır.

Tasavvufî şiirlerde, gonca hâlinde gül, birliği;



Gülşen, gönül açıklığı gonca, halvet hâlini temsil eder.



Gül, ömrünün kısalığı dolayısı ile hayatın geçici olduğunu da temsil eder. Yok olmaya mahkûm dünya için “Gülzâr-ı fenâ”, ebedî olan âhiret âlemi için de "Gülzâr-ı bekâ” tabiri kullanılır. Vâizlerimiz va’z öncesi Fahr-i Kâinât Efendimiz sallallâhü aleyhi vesellem'i “…ol andelîbi gülzâr-ı fesâhat..” diye vasıflandırmışlardır. Anadolu’da, Balkanlar’da, İslâm’ı yayan, öğreten dervişler, takkelerinin etrafını çiçeklerle, husûsiyle de güllerle bezemişler, hırkalarında, kavuklarında güller taşımışlar, “Gül Baba” olarak bu topraklara damgalarını vurmuşlardır. Şâirlerimiz, kitaplarını Güldeste, Gülşen, Gülzâr, Gülistan ile başlayan isimlerle isimlendirmişler, halkımız husûsiyle kız çocuklarına "Gül" ile bitişen isimler vermişler. Ramazan tatlısı, güllaç olmuş, hâsılı hayatımızın her yerine Gül sevgimizi götürmüşüz.






Sultan Birinci Ahmed Han, başında ayak izini taşıdığı Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi vesellem'i:



Gül-i gülzâr-ı nübüvvet ol kadem sâhibidir,



Ahmedâ, durma yüzün sür kademine ol gülün.



diye tavsıf etmiştir.







Hanımlara Rehber Bilgiler ve Büyük İslam Hanmları, s.67, Fazilet Neşriyat

15 Ekim 2009

Gül Yüzünden Var Olduk


Gül yüzü buluşma yeridir,
En temel kavuşmalar gül yüzünde gerçekleşir.
Çünkü gül yüzler bakışı aşka dönüştürür.
Bakış ki, aşıkın maşuka dönüşüdür;
İlk tanışma ve son ayrılıktır.
Sonra mayelenir bakış;
Bakış aşk olur, bakış vuslat olur.
Aşık ve maşuk tanışmaktan öte geçerler,
Geri döner ve sanki birbirlerini hatırlamış olurlar.
İlk bakışma sonsuz beklemelerin durulduğu bir göl olur.
Güzellik gül yaprağında beklemiştir aşkı.
Aşk gül yüzünde güzelle buluşur.
Aşk gül tenlerde görünür kılar kendini.
Ve güzellik aşkın bakışında seyre dalar kendini.
Yoksa biz dikenler idik,
Yalnız bir gül hatırına bu bahçeye vardık.
Varlık gülşeninde bir gül yüzünde ihyalandık.
Ab-ı hayat öylece dolandı yüreğimizi,
Tenimizde öylece kızıl utanç gülleri açtı.
Edebi, iffeti gül yüzünde belledik,
Tebessümü gül yaprağından dudağımıza devşirdik.
Gülün son yaprağının sonrasına hayranlığımızı ekledik.
Beğenimizle kuşattık gülü;
Aşklarımızı gül yanağına devirdik.
Gülün yüzünde güldük, güle baktık güle yazdık.
Güller olduk, güldük.
Güller açıldı, güle döndük.
Gül yüzünde varedilen herşeyle yüzleştik.
Varedilmişler gül yüzünden gün yüzüne çıktı.
Öylece, gülün yüzünde buluştuk.
Gül yüzünden tanış olduk.
Sonra herkesi ve herşeyi oraya çağırdık.
Herşeyi elimize aldık, herkese elimizi verdik.
Gülün yüzüne vardık.
Bildik ki,
Aslında biz sadece gül yüzünden vardık.
Senai Demirci

Gül Naatı



   Gül Naatı


Seçilmiş ayda, kutlu günde, güzel saatte… Bir övülmüş isim, saba yeli gibi merhametli, içten ve nüvazişkâr…
Selamlar ki şeker dudaklıların vuslatı gibi içtendir, elbette onadır. Hasretler ki âşıkların âvâzı kadar yanıktır, elbette onadır. Övgüler ki özlem sözlerince ateşli, ve arzular ki sevgililerin saçları misali uzun, ona, hep onadır. Duyuşlar ki kurtuluşun nuruyla nurlanmış yüzler gibi aydınlık, ve teselliler ki lale yanakların kadifesince yumuşak, anımsamalar ki şehitlerin “Allah! Allah!” nidası ardından atılışlarınca makbul, hep onadır, hep onadır. O ki Gül’dür, bütün mecburiyetler onadır. Bileli kendimi ben gönlümü âşık buldum.
Gönüller ki Gül’e hasret!..
Az konuşmaya ve çok sükuta vurgun… Serapa belagat ve fesahat pınarı…
Hatırımıza düştün hatırına düşür bizi. Sevdik seni, sevindir bizi. Uzaktayız yakınına vardır bizi; yandık pınarına kandır bizi. Sıcak yaz günlerinde yaş dalların titreyişi gibi yandır bizi serin kuyulardan; koyu gecenin yıldızlarına karşı uyandır bizi derin uykulardan. Gözyaşı değil nice demdir gözümüzden akan; belki eriyip biten ruhumuzdur damlayan!.. Geç kalmış aylara ve yıllara inat kadehinden içelim artık gül şarabını, çölde yitmiş çaylara ve yollara inat gerçeğinden seçelim şimdi gül serabını… Gül sözleri edelim çok çok, ve gonca sükutu az az. Gül düşleri görelim gül gecelerinde, Gül’ün aşkını derelim gül hecelerinde. Gözü sürmeli ile ağlayanın arasına gül serpelim, güle yeminler edip. Gönülleri yıkayalım gül suyuyla. Gönüldendir şikayet kimseden feryâdımız yoktur.
Gönlüm ki Gül’e hasret… Üçüncü halin imkansızlığında… Ve kozanın amansız yırtılışında…
Cevher Gül’e düştü, mıknatıs bana, güzellik Gül’e, sevgi bana… Güzeller güzelleri severmiş ve sadıklar sadıkları… Güzelliğimi arttır benim Gül’üm, ve arındır ayrık güzelliklerden sevgilerimi… Senden yüzüne bakma lezzetini isterim ve titrerim vefadan sonra ayrılığına düşme dehşetiyle. Genişlet sana indirilene yaslanmakta sinemi, ve sade kıl sensiz düşüncelerden gönül ayinemi. Bir yankı ol, ses kat sesime; bir nazar kıl can ver nefesime. Düşümde ya hayalde gel, bitirdi gerçek beni; geldir bizi her halde gel ya yanına çek beni!. Gel Efendim! Sen gelmeyince hatıra bilsen neler gelir!..
Gönül ki Gül’e hasret…
Güzellik kendisine sıfat değil ad olan… Gül olmayınca bağçeler berbad olan…
Bakışındandır başlangıcı bütün hadiselerin; ve en büyük yangın aşkının bir kıvılcımından… Dönüyorsa gökler bir yüzük halkasınca, ve dönmedeyse içinde ne varsa, kaşındandır yüzüğün, inci tanesi kaşından… İyi hal de hatırlatıyor seni bize, kötü hal de; korktuğumuzda da sevgin var içimizde, umduğumuzda da… Gözyaşlarımız gözbebeklerimizi boğazlıyor sensiz, duru şaraplar içinde zehirler yutuyoruz… Gökkuşaklarını toprağa gömenler de, nurunu ağızlarında söndürmek isteyenler de senden öte sınavlarda değiller aslında. Nefis kendini içine üflemekte daim. Gülü kendi sesinde solduranların seni beklemekle geçecektir yüzyıllar süren ömürleri. Ah bir bilseler!.. Hâb-ı gaflette geçen ömrümü rü’yâ gördüm.
Gönüller ki Gül’e hasret…
Gönül ki kana boyandı, ve Gül’ün aşkına yandı…
İşte bu güvenilir kente and olsun ki… Tesellilerimiz kötürüm devinmelere mahkum sensiz Efendim, bütün ayrılıklar avuntulara, ve kendini parçalamada bütün yoksulluklar; neşterli ellerde taze yeminler kanamakta! Hayatlarımızın altına kopya kağıtları konuldu yokluğunda ve ruhlarımız şırıngalardan serpildi beyhude çoraklıklara. Sevgine tutulunca damarlarında cehennemlerin dolaştığı yıldızlardan yoksun kaldı göklerimiz. Sevgini unutalı ateşler serin ve selamet olmuyor artık; İbrahimler’i havada eller tutmuyor. Eleğimsağmalara buketlenmiş nergislerin kül kül dökülüyor toprağa. Yolunda olduklarını söyleyenler kendi elleriyle helak meyvelerini kendileri topluyorlar yamaçlarda. Ahdine ve sevgine sadık kalamadığımızdandır zoraki Meryem oruçlarına tutturulmaklığımız; nimetleri nankör ellerden dilendirilmemiz. Zamanın önündeki zalim maratonlarda yalın ayak sevgileri unutturulduk, zulme kapılandık, oyun ve oynaşa kapıldık kaldık. ! Sen bizi cevrine şâyeste bil ihsan olarak.
Aşk, bir Gül’ün adıydı… İmdat ki seven unuttu, vefa yine sevgiliye düştü!.. Gel ey, unutma bizi!… Seni bir seven aşkına sev hepimizi!.. Kararlıyım bu gece, bütün varlığımla seni öveceğim… Seni sevdiğim gibi…
*
Havuzlar başında bizi hâlâ bekliyorsun değil mi, ya Rasûl!.. (26 Nisan 2001)
İskender Pala